Rahman ve Rahim Olan Allah Senin Vesilelerine Sığınarak Sana Ellerimizi Açtık
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ nebiyyinâ Muhammedini'n-nebiyyi'il-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim
Evvel zamanın içinde değil, her anın tam kalbinde; gökle yer arasında görünmez bir “Rahmet Kapısı” varmış. Bu kapının anahtarı samimiyet, kilidi ise teslimiyetmiş.
Bir gün, yeryüzünde çaresiz kalmış ama umudunu hiç yitirmemiş bir kul, elini kalbine koyup başını göklere kaldırmış. “Benim elim yetmiyor, gücüm yetmiyor. Ama Senin hazinen sonsuz…” demiş. Ve o an, göklerin en güzel meclisine, nurdan bir dilekçe yazmaya karar vermiş.
Bu dilekçe öyle sıradan bir kâğıda değil, Sonsuz Kudret Sahibi’nin ilmine ve muhafazasına sığınılarak, Kusursuz Planların Sahibi‘ne güvenerek yazılmış.
Yolcu, bu dilekçeyi taşısınlar diye, tarihin gördüğü en yüce rehberleri, “Işık Süvarilerini” yardıma çağırmış. Kimler yokmuş ki o nur halkasında?
En başta, kâinatın gözbebeği Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) ve O’nun adalet timsali dostu Hz. Ömer, sancaktar olarak beklemişler. Arkalarında ise zamanın sırrını bilenler saf tutmuş:
Göklerin kâtibi Hz. İdris, zindanları saraya çeviren Hz. Yusuf, dünyayı doğudan batıya kuşatan Hz. Zülkarneyn, suların sırdaşı Hz. Hızır, ilk mazlum Hz. Habil, geminin kaptanı Hz. Nuh, ateşin yakmadığı Hz. İbrahim, hasretin piri Hz. Yakub, denizi yaran Hz. Musa, demiri büken Hz. Davud, rüzgâra hükmeden Hz. Süleyman, balığın karnındaki Hz. Yunus ve göklere yükselen Hz. İsa…
Ve onların ardında, On İki Aziz İmam, ellerinde sönmeyen meşalelerle, bu duayı korumak için çember olmuşlar:
Ali’den Hasan’a, Hüseyin’den Zeynelabidin’e; Bakır’dan Cafer’e, Musa’dan Rıza’ya; Cevad’dan Hadi’ye, Askeri’den Mehdi’ye… Hepsi bir ağızdan, “Biz şahidiz, biz buradayız” demişler.
Yolcu, bu kutlu meclisin huzuruna, deniz köpükleri kadar çok olan hataların silinmesi ümidiyle, sırlı kelimeleri inciler gibi dizmiş:
“Lâ ilâhe illâllah, Allâhu ekber, Sübhânallâh, Elhamdülillâh ve Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh…”
Sonra, niyet ağacının meyve vermesi için, On Bir İhlas ve Bir Fatiha suresinden oluşan o muazzam hazine sandığını açmış. Her okuyuşta, göklere bir nur sütunu yükselmiş:
(1. Nur) Bismillâhirrahmânirrahîm. Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
(2. Nur) Bismillâhirrahmânirrahîm. Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
(3. Nur) Bismillâhirrahmânirrahîm. Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
(4. Nur) Bismillâhirrahmânirrahîm. Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
(5. Nur) Bismillâhirrahmânirrahîm. Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
(6. Nur) Bismillâhirrahmânirrahîm. Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
(7. Nur) Bismillâhirrahmânirrahîm. Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
(8. Nur) Bismillâhirrahmânirrahîm. Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
(9. Nur) Bismillâhirrahmânirrahîm. Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
(10. Nur) Bismillâhirrahmânirrahîm. Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
(11. Nur) Bismillâhirrahmânirrahîm. Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
Ve anahtarların en büyüğü ile kapı aralanmış:
Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi rabbil’alemin. Errahmânir’rahim. Mâliki yevmiddin. İyyâke na’budü ve iyyâke neste’în. İhdinessırâtel müstakîm. Sırâtallezine en’amte aleyhim ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn.
Tam o anda yolcu, meleklerin duyacağı o büyük “Takas Anlaşması”nı fısıldamış:
“Ey Melekler! Şahit olun… Biz aşağıdan yukarıya ‘dua ve nur’ gönderiyoruz. Bu hediye, Peygamberlerin ve İmamların kontrolünde, yeryüzünde bolluk içinde yaşayanların vefat etmiş atalarına ulaşsın. Onların ruhları bu hediyeyle şad olsun, bayram etsin.”
“Ve karşılığında…” demiş yolcu gözyaşlarıyla, “O ruhlar, yeryüzündeki torunlarının kalbine merhamet fısıldasın. Torunlar, dedelerinin aldığı bu manevi hediyenin ferahlığıyla, yeryüzündeki gariplere, muhtaçlara el uzatsın. Biz göklere nur gönderelim, gökler yere ekmek ve çare indirsin. Bu, Küçükten Büyüğe Rahmet Zinciri olsun.”
Yolcu, Hz. Adem’in evladı Davud’a ömründen ömür vermesi gibi, bu zincirin de birbirine can suyu olmasını dilemiş. “Kimsenin kimseye zararı dokunmadan, niyet bozulmadan, ahir zamanın yükü omuzlarımızdan kalksın,” demiş.
Ve son sözü, göklerin ve yerin sahibine, en güvenli limana sığınarak söylemiş:
“Allah’ım! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi yakıcı azaptan koru. Hesabın görüleceği gün, bizi, anamızı, babamızı ve tüm inananları bağışla.”
Melekler bu samimi niyeti, kanatlarında taşımak üzere almışlar ve göklerin katmanlarına doğru, “Amin, Velhamdülillahi Rabbil Alemin” diyerek süzülmüşler.
Ve gökten üç elma düşmemiş ama; gökten inen rahmet, yerde çaresiz bekleyenlerin sofrasına bereket, kalbine sükûnet olmuş.