Kuran’ı Kerim Okuyun
Zariyat Suresi - Sayfa: 3/5
فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ﴿٢٧﴾
27. Onu önlerine sürerek: «Yemez misiniz?» dedi. Okunuşu: Fe karrebehû ileyhim kâle e lâ te’kulûn(te’kulûne).
فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً ۖ قَالُوا لَا تَخَفْ ۖ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ﴿٢٨﴾28. Yemediklerini görünce onlardan içine bir korku düştü. Onlar İbrahim´e: «Korkma!» dediler ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler. Okunuşu: Fe evcese minhum hîfeh(hîfeten), kâlû lâ tehaf, ve beşşerûhu bi gulâmin alîm(alîmin).
فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ﴿٢٩﴾29. Bunun üzerine karısı (Sâre) bir çığlık atarak geldi ve elini yüzüne vurarak: «Ben kısır bir kocakarıyım, nasıl çocuğum olur?» dedi. Okunuşu: Fe akbeletimreetuhu fî sarretin fe sakket vechehâ ve kâlet acûzun akîmun.
قَالُوا كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ ۖ إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ﴿٣٠﴾30. Misafir melekler: «Evet bu böyledir. Rabbin böyle buyurdu. Gerçekten O hüküm ve hikmet sahibidir. Herşeyi hakkıyla bilir.» dediler. Okunuşu: Kâlû kezâliki kâle rabbuk(rabbuki), innehu huvel hakîmul alîmu.
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ﴿٣١﴾31. İbrahim, kendisine misafir olarak gelen meleklere: «Acaba sizin asıl önemli işiniz nedir ey elçiler?» dedi. Okunuşu: Kâle fe mâ hatbukum eyyuhel murselûn(murselûne).
قَالُوا إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَىٰ قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ﴿٣٢﴾32. Onlar: «Gerçekten biz günahkâr bir kavim (olan Lût kavmine) gönderildik. Okunuşu: Kâlû innâ ursilnâ ilâ kavmin mucrimîne.
لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن طِينٍ﴿٣٣﴾33. Onların üzerine çamurdan pişirilmiş sert taşlar yağdıracağız. Okunuşu: Li nursile aleyhim hıcâreten min tînin.
مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ﴿٣٤﴾34. O taşlardan herbirinin haddi aşanlardan kime isabet edeceği Rabbin katında işaretlenmiştir.» dediler. Okunuşu: Musevvemeten inde rabbike lil musrifîn(musrifîne).
فَأَخْرَجْنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ﴿٣٥﴾35. Nihayet biz müminlerden orada bulunan kimseleri çıkardık. Okunuşu: Fe ahrecnâ men kâne fîhâ minel mû’minîn(mû’minîne).
فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِّنَ الْمُسْلِمِينَ﴿٣٦﴾36. Fakat biz orada müslümanlardan bir ev halkından başka kimseyi de bulamadık. Okunuşu: Fe mâ vecednâ fîhâ gayre beytin minel muslimîn(muslimîne).
وَتَرَكْنَا فِيهَا آيَةً لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْأَلِيمَ﴿٣٧﴾37. Biz orada acı bir azabdan korkan kimseler için bir ibret nişanesi bıraktık. Okunuşu: Ve tereknâ fîhâ âyeten lillezîne yahâfûnel azâbel elîm(elîme).
وَفِي مُوسَىٰ إِذْ أَرْسَلْنَاهُ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُّبِينٍ﴿٣٨﴾38. Musa´nın kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu apaçık bir delille Firavun´a göndermiştik. Okunuşu: Ve fî mûsâ iz erselnâhu ilâ fir’avne bi sultânin mubînin.
فَتَوَلَّىٰ بِرُكْنِهِ وَقَالَ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ﴿٣٩﴾39. Firavun ise ordusuyla birlikte yüz çevirmiş, onun hakkında: «Bu bir sihirbazdır, ya da bir delidir.» demişti. Okunuşu: Fe tevellâ bi ruknihî ve kâle sâhırun ev mecnûnun.
صَدَقَ اللّهُ العَظِيمُ