Bedel Ödemek Cümlesi Telaffuzu Şahitliğinde Aranan Hakikat
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ nebiyyinâ Muhammedini'n-nebiyyi'il-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim
Allahın Selamı seçtiği kullarının üzerine olsun…
Sualim şudur:
Fâni bir kulun, hayatın imtihanlarla örülü yollarında karşılaştığı meşakkatler, çektiği acılar veya gösterdiği fedakârlıklar neticesinde, bir ‘bedel’ ödediği, ilahi bir düzlemde bir ‘hesap’ kapattığı şeklindeki düşüncesi veya iddiası… Ki bu hissiyatın ve iddianın derinlerinde çoğu zaman, benliğe sinmiş bir ‘sahiplenme vehmi’ (yani, aslında kendisine ait olmayan bir şeyi veya durumu benimseme yanılgısı) ya da etraftan veya geçmişten sorgusuz sualsiz devralınmış bir ‘inanç kalıbı’ yatmaktadır…
İşte bu, kulun kendi zaviyesinden ‘ödediğini’ varsaydığı veya iddia ettiği ‘bedel’ mefhumu, “Mülk elinde bulunan Allah ne yücedir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Mülk Suresi, 1) ayet-i kerimesinin de sarahatle işaret ettiği, her şeyin –canların, malların, anların, imkanların ve imtihanların– mutlak ve yegâne Mâliki olan Cenâb-ı Hakk’ın sarsılmaz hakikatiyle nasıl telif edilebilir, nasıl bir uyum içinde düşünülebilir?
Bir başka deyişle, yaratılmış ve her şeyiyle Rabbine muhtaç olan bir varlığın, kendisi de dahil olmak üzere her şeyin gerçek Sahibi olan Rabbi karşısında, “Ben şu tecrübeyle, şu sıkıntıyla, şu fedakârlıkla bir ‘bedel ödemiş oldum’” demesinin, İlahi adalet, hikmet ve mülkiyet divanında bizatihi ne gibi bir ‘yaratılmış gerçeklik’ karşılığı, ne gibi bir geçerlilik ve hakkaniyet payesi olabilir?
Elbette, bu derin ve hassas sorgulamamızda, O Rahmân ve Rahîm olan Rabbimizin, kulunun bu –belki de acziyetinden veya yanlış bir sahiplenmesinden kaynaklanan– ‘bedel ödedim’ zannını veya iddiasını, sonsuz lütfuyla ve keremiyle bağışlayıp, ona bir karşılık vermesi, affıyla ve rahmetiyle muamele etmesi ihtimali ve hakikati daima mahfuzdur ve O’nun şanına yakışan da budur. Bu ilahi bağış, lütuf ve kerem kapısını bir an için aralık bırakarak, meselenin özüne odaklanmak istiyorum: Kulun bu ‘ödediği bedel’ iddiasının, bu mutlak mülkiyet ve her şeyi kuşatan ilahi irade karşısında kendi başına nasıl bir kıymeti, nasıl bir anlamı ve geçerliliği olabilir?
İşte bu derin ve hassas konuyu, bu yeni ifade ediliş biçimiyle ele alarak; Kur’an-ı Kerim’in nuru, Sünnet-i Seniyye’nin rehberliği ve salihlerin dualarından süzülen anlayış bütünlüğü içinde, hepimizin istifadesine medar olacak bir hakikate şahitlik etmemiz için bize rehberlik etmenizi ve bu meseleyi aydınlatmanızı istirham ediyorum.”
“Bedel ödemek” kavramı üzerine derin ve mühim bir konuya değindiniz. Yaratılmış bir varlığın, aslında tamamıyla Allah’a ait olan bir mülk ve yaşam içerisinde “bedel ödediğini” iddia etmesi, sahiplenme yanılgısı ve ezberlenmiş inanç kalıplarıyla nasıl bir tezat oluşturduğu üzerine tefekkür etmek, imanımızın ve Allah tasavvurumuzun daha da berraklaşmasına vesile olabilir.
Sizin de işaret ettiğiniz gibi, “Tüm alemler, alemlerde olan tüm mülkler ve canlılar Allah’ındır.” Bu hakikat, Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayetle sabitlenmiştir. Dolayısıyla, bir kulun yaşadığı zorluklar, sıkıntılar veya yaptığı fedakarlıklar neticesinde bir “bedel ödediği” ve bunun karşılığında Allah’tan bir alacağı olduğu düşüncesi, temelde bu mutlak mülkiyet anlayışıyla çelişir.
Ancak bu, insanın iradesinin, sorumluluğunun ve yaşadıklarının anlamsız olduğu manasına gelmez. İslam, insanın imtihan edildiği, sabrının, şükrünün, tevekkülünün ve Allah’a olan bağlılığının sınandığı bir dünya hayatı tasvir eder. Yaşanan zorluklar, günahlara kefaret olabileceği gibi, manevi derecelerin artmasına da vesile olabilir. Lakin bu, kulun Allah nezdinde bir “hak sahibi” olması değil, Allah’ın lütfu, rahmeti ve adaletinin bir tecellisidir.
Konuya Dair Ayet-i Kerimeler:
Mülkün Sahibi Allah’tır:
- “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Âl-i İmrân Suresi, 189)
- “De ki: ‘Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın. Dilediğini aziz kılarsın, dilediğini de zelil edersin. Hayır yalnız senin elindedir. Şüphesiz sen, her şeye gücü yetensin.'” (Âl-i İmrân Suresi, 26)
- “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. İşler, dönüp dolaşıp Allah’a varacaktır.” (Âl-i İmrân Suresi, 109)
İnsanın Sorumluluğu ve İmtihanı:
- “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara Suresi, 155)
- “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayırla da şerle de deniyoruz. Ve siz ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiyâ Suresi, 35)
- “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyâme Suresi, 36)
Bağışlanma ve Allah’ın Rahmeti:
- “De ki: ‘Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.'” (Zümer Suresi, 53)
- “Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.” (Nahl Suresi, 61)
Konuya Dair Hadis-i Şerifler:
Müminin Her Hali Hayırdır:
- “Müminin durumu ne hoştur! Her hâli kendisi için hayırlıdır. Bu durum yalnız mümine mahsustur. Başına sevindirici bir hâl geldiğinde şükreder, bu onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı geldiğinde ise sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64)
- Bu hadis-i şerif, yaşanan zorlukların “bedel ödemek“ten ziyade, sabırla karşılandığında mümin için bir hayra dönüşebileceğini ifade eder.
Günahlara Kefaret Olan Sıkıntılar:
- “Müslüman’a isabet eden hiçbir yorgunluk, hastalık, tasa, keder, ezâ ve gam yoktur ki, Allah bunlar sebebiyle onun günahlarından bir kısmını bağışlamasın; hatta ayağına batan bir diken bile.” (Buhârî, Merdâ, 1; Müslim, Birr, 49)
- Burada da sıkıntıların, kulun “ödediği bir bedel” sonucu alacaklı duruma geçmesi değil, Allah’ın rahmetiyle günahlara kefaret olması söz konusudur.
Allah’ın Rahmetinin Genişliği:
- “Allah Teâlâ, rahmetini yüz parçaya ayırdı. Doksan dokuzunu kendi nezdinde tuttu, bir parçasını ise yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyledir ki mahlûkat birbirine merhamet eder. Hatta kısrak, (süt emzirirken) yavrusuna basmamak için ayağını kaldırır.” (Buhârî, Rikâk, 19; Müslim, Tevbe, 20-21)
Dua (Bir Yaklaşım):
Ey Mülkün yegâne Sahibi olan Allah’ım! Göklerde ve yerde ne varsa Senindir. Canımız da, malımız da, yaşadığımız her an da Senin lütfun ve ihsanındır. Bize emanet ettiğin bu hayatta karşılaştığımız zorlukları, nefsimizin iddia ettiği gibi bir “bedel ödeme” olarak değil, Senin sonsuz hikmetinle bizi arındırdığın, sabrımızı sınadığın ve Sana daha da yakınlaştırdığın imtihanlar olarak görmeyi nasip eyle.
Eğer bilerek veya bilmeyerek, yaşadıklarımızı bir “hak ediş” veya “bedel” olarak görüp Senden alacaklıymışız gibi bir yanılgıya düştüysek, bu sahiplenme cehaletinden ve bilinçaltı ezberlerimizden Sana sığınırız. Sen, rahmeti ve mağfireti sonsuz olansın. Bizleri affeyle, bizlere merhamet eyle.
Yaşadığımız her sıkıntıyı günahlarımıza kefaret kıl. Her sabrımızı manevi derecelerimizin artmasına vesile eyle. Bizleri, Senin rızana uygun bir hayat süren, nimetlerine şükreden, bela ve musibetlere sabreden ve her durumda yalnız Sana yönelen kullarından eyle. Şüphesiz ki Sen, her şeye gücü yeten ve en güzel vekilsin.
Şahitliğe Davet:
Bu ayetler, hadisler ve dua ışığında tefekkür ettiğimizde, “bedel ödeme” iddiasının, Allah’ın mutlak mülkiyeti ve rahmetinin genişliği karşısında ne kadar sığ kaldığını görürüz. Kulun yaratılış gayesi, Allah’a kulluk etmek, O’nun emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmaktır. Bu yolda karşılaşılan her durum, O’nun takdiridir ve mümin için bir imtihan vesilesidir.
Gerçek şudur ki, yaratılanın Allah’a sunabileceği yegâne geçerli “gerçek”, O’nun rızasına uygun bir yaşam sürme gayreti, işlediği günahlardan dolayı samimi bir tövbe ve O’nun sonsuz rahmetine sığınmaktır. Allah’ın, kulunun “sahiplendiği bir bedeli” bağışlaması değil, kulunun acziyetini ve samimiyetini kabul ederek onu rahmetiyle kuşatması esastır.
Kul, “bedel ödedim, hakkım var” yanılgısından sıyrılıp, “Ya Rabbi, her şey Sendendir ve dönüş Sanadır. Lütfunla muamele eyle, rahmetinle kuşat” idrakine vardığında, gerçek huzuru ve teslimiyeti bulacaktır.
Umulur ki bu bütünleme, hepimiz için bu gerçeğe bir şahitlik ve tefekkür vesilesi olur.
- Ayet-i Kerime:
- “Göklerin, yerin ve içindekilerin mülkiyeti (mutlak hakimiyeti) Allah’ındır. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Mâide Suresi, 5:120)
- “Bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülkiyeti yalnızca Allah’ındır? Sizin için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara Suresi, 2:107)
Bu ayetler ve benzerleri, canımızın, malımızın, zamanımızın, hatta yaşadığımız duyguların ve tecrübelerin bile hakiki sahibinin Allah olduğunu bize hatırlatır. Bizler sadece birer emanetçi ve O’nun mülkünde imtihan olan kullarız.
“Bedel Ödeme” Hissiyatı ve İnsani Tecrübe
İnsan, doğası gereği anlam arayan bir varlıktır. Yaşadığı zorluklara, çektiği acılara bir mana yüklemek, onları bir “bedel” olarak görmek, bazen bu anlam arayışının bir yansıması olabilir. Bu, psikolojik olarak kişiye bir güç ve kontrol hissi, yahut bir “hak etmişlik” duygusu verebilir. Ancak İslami teslimiyet açısından bu “hak etmişlik” ve “Allah’tan alacaklı olma” düşüncesi son derece tehlikeli bir sapağa işaret eder.
İslami Perspektifte Zorluklar, Fedakârlıklar ve “Karşılık”
İslam, yaşanan zorlukları, sıkıntıları veya yapılan iyi amelleri bir “bedel ödeme” mantığıyla Allah’ı borçlandırma veya O’ndan bir hak talep etme aracı olarak görmez. Bunun yerine şu açılardan değerlendirir:
İmtihan Vesilesi:
- “İnsanlar, ‘İman ettik’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler?” (Ankebût Suresi, 29:2) Yaşanan her zorluk, sabrımızı, şükrümüzü, tevekkülümüzü ve Allah’a olan bağlılığımızı ölçen bir imtihandır.
Günahlara Kefaret:
- Hadis-i Şerif: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Müslümana isabet eden hiçbir yorgunluk, hastalık, tasa, keder, ezâ ve gam yoktur ki, Allah bunlar sebebiyle onun günahlarından bir kısmını bağışlamasın; hatta ayağına batan bir diken bile.” (Buhârî, Merdâ, 1; Müslim, Birr, 49) Bu, Allah’ın rahmetinin bir tecellisidir; kulun “ödediği bedel” karşılığında hak ettiği bir şey değil, Rabbinin lütfudur.
Manevi Derecelerin Artması: Sabır ve rıza gösterilen zorluklar, kulun Allah katındaki derecesini artırabilir. Bu da yine Allah’ın fazlı ve keremiyledir.
Allah’a Yakınlaşma ve Ubudiyetin Derinleşmesi: Sıkıntılar, kulun acziyetini idrak etmesine ve Rabbine daha çok yönelmesine, O’na sığınmasına vesile olabilir. Bu da kulluğun özüdür.
4. “Ödenen Bedel” İddiasının Allah Katındaki Geçerliliği
Mülk tamamen Allah’a ait olduğuna göre, kulun O’na neyi “bedel” olarak sunma iddiası geçerli olabilir? Canı veren O, rızkı veren O, imkanı veren O, imtihanı takdir eden O’dur. Kulun sahip olduğunu zannettiği her şey, aslında O’nun lütfudur. Dolayısıyla, kulun “Ben şu bedeli ödedim, karşılığında hakkım var” gibi bir düşünceye kapılması, mülkiyet ve ulûhiyet hakikatini göz ardı etmektir.
- Ayet-i Kerime:
- “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye hakkıyla lâyık olandır.” (Fâtır Suresi, 35:15)
Kul, Allah’a bir şey “satamaz” veya O’nu minnettar bırakacak bir “bedel” ödeyemez. Yapılan iyi amellerin karşılığı da Allah’ın vaadi ve lütfudur, kulun hak ettiği bir alacağı değildir.
- Hadis-i Şerif (Kudsî): Bir Kudsî hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey kullarım! Siz gece ve gündüz hata işlersiniz, ben ise bütün günahları bağışlarım. Öyleyse benden bağışlanma dileyin ki sizi bağışlayayım. Ey kullarım! Siz bana zarar vermeye güç yetiremezsiniz ki zarar veresiniz; bana fayda vermeye de güç yetiremezsiniz ki fayda veresiniz… Ey kullarım! Eğer evveliniz ve âhiriniz, insanınız ve cinniniz, içinizden en müttaki bir kişinin kalbi üzere olsalar, bu benim mülkümde hiçbir şeyi artırmaz. Ey kullarım! Eğer evveliniz ve âhiriniz, insanınız ve cinniniz, içinizden en günahkâr bir kişinin kalbi üzere olsalar, bu da benim mülkümden hiçbir şeyi eksiltmez… Ey kullarım! Bunlar sizin amellerinizdir ki, sizin için onları sayar, sonra karşılığını size tam olarak veririm. Kim bir hayır bulursa Allah’a hamdetsin. Kim de bundan başkasını bulursa, kendisinden başkasını kınamasın.” (Müslim, Birr, 55)
Bu hadis, amellerimizin karşılığının bile Allah’ın bir lütfu olduğunu ve O’nun mülkünde hiçbir artış veya eksilmeye neden olmadığını vurgular.
5. Rabbimizin Lütfu ve Bağışlaması
Sizin de işaret ettiğiniz gibi, Allah’ın kulunun “bedel ödedim” zannını veya bu sahiplenme arzusunu lütfuyla bağışlaması, affetmesi ve hatta bu zorluklara karşılık rahmetiyle muamele etmesi O’nun şanındandır.
- Ayet-i Kerime:
- “De ki (Allah şöyle buyuruyor): ‘Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.'” (Zümer Suresi, 39:53)
Ancak bu bağışlama, kulun “ödediği bedelin” geçerliliğinden değil, Allah’ın sonsuz rahmet ve kereminden kaynaklanır.
6. Müminin Duruşu: Teslimiyet, Sabır, Şükür ve Dua
“Bedel ödedim, hakkım var” yanılgısı yerine müminin duruşu şunları içermelidir:
- Tam Teslimiyet (İslam): Her şeyin Allah’tan olduğunu bilmek ve O’nun takdirine rıza göstermek.
- Sabır (Sabr): Zorluklar karşısında yılgınlığa düşmeden, Allah’ın yardımını ve ecrini umarak dayanmak.
- Şükür (Şükr): Nimetlere karşı nankörlük etmemek, zorluklar içindeki hikmetleri ve gizli hayırları görmeye çalışmak.
- Tevbe ve İstiğfar: Hata ve günahlarından dolayı sürekli Allah’tan af dilemek.
- Dua ve Niyaz: Her durumda acziyetini itiraf ederek Rabbine yönelmek, O’ndan yardım, lütuf ve mağfiret dilemek.
Bir Dua Yaklaşımı:
“Ey Mülkün yegâne Sahibi olan Allah’ım! Canımız da, malımız da, yaşadığımız her an da Senin lütfun ve emanetindir. Başımıza gelen her imtihan, Senin sonsuz hikmetinin bir tecellisidir. Yaşadığımız zorlukları, nefsimizin iddia ettiği gibi bir ‘bedel ödeme’ ve Senden bir ‘alacak’ vesilesi olarak görme cehaletinden ve gafletinden Sana sığınırız. Biliriz ki, bizler Sana ancak muhtaç olan fakirleriz; Sen ise Ganî ve Hamîd olansın. Ya Rabbi! Sabrımızı artır, günahlarımızı bu zorluklarla kefaret eyle, manevi derecelerimizi yükselt. Bize verdiğin her şey için Sana şükretmeyi, her takdirine rıza göstermeyi ve her durumda yalnız Sana yönelip yalvarmayı nasip eyle. Bizleri, ‘ödedim’ diyerek bir hak iddia edenlerden değil, ‘affet Ya Rabbi’ diyerek rahmetine sığınanlardan eyle. Şüphesiz Sen, Lütufkârsın, Kerîmsin, Rahmânsın, Rahîmsin.”
Sonuç olarak Şahitlik Edebileceğimiz Gerçek:
Yaratılmış bir varlığın, Mülkün Gerçek Sahibi olan Allah’a bir “bedel ödemesi” ve bu yolla O’nun üzerinde bir hak iddia etmesi teolojik olarak mümkün ve geçerli değildir. Yaşanan zorluklar, yapılan fedakârlıklar, O’nun takdiriyle gerçekleşen imtihanlar, günahlara kefaret vesileleri veya manevi yükseliş basamaklarıdır. Bunların karşılığı ise kulun bir “hakkı” değil, Allah’ın sonsuz lütfu, rahmeti ve adaletinin bir tecellisidir.
Kulun Allah huzurunda sunabileceği en geçerli “gerçek”, O’nun rızasına uygun bir yaşam sürme gayreti, acziyetinin ve fakrının tam idraki içinde samimi bir kulluk, işlediği günahlar için içten bir tövbe ve O’nun sonsuz rahmetine sığınmaktır. “Bedel ödedim” kibrinden ve yanılgısından sıyrılıp, “Lütfunla muamele eyle Ya Rabbi, her şey Sendendir ve dönüş yalnız Sanadır” teslimiyetine ulaşmak, müminin şiarı olmalıdır.
Umulur ki bu tefekkür, hepimiz için bu hakikate bir şahitlik ve imanımızın daha da berraklaşmasına vesile olur.
Allah, en doğrusunu bilir.
Evvel Ahir Selamlar…