Kur'an-ı KerimTevbe Suresi Ayetleri

Gücü Yetmediği İçin Savaşa Gidemeyenlerin Durumu Nedir?

İyilik Edenlere Yol Yoktur: Gücü Yetmediği İçin Savaşa Gidemeyenlerin Durumu Nedir?

Kur’an-ı Kerim Tevbe Suresi 91. Ayeti

Türkçe Okunuşu: Leyse aley’d-duafâi ve lâ ale’l-merdâ ve lâ alellezîne lâ yecidûne mâ yunfikûne haracun izâ nasahû lillâhi ve resûlih(resûlihî), mâ ale’l-muhsinîne min sebîl(sebîlin), vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
1.) Ayetin Arapça Metni: لَيْسَ عَلَى الضُّعَفَٓاءِ وَلَا عَلَى الْمَرْضٰى وَلَا عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يَجِدُونَ مَا يُنْفِقُونَ حَرَجٌ اِذَا نَصَحُوا لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪ۜ مَا عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ مِنْ سَب۪يلٍۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
2.) Ayetin Türkçe Meali (Elmalılı Hamdi Yazır): “Allah’a ve Resulüne sadık kalmak (samimi olmak) şartıyla; zayıflara, hastalara ve (savaşta) harcayacak bir şey bulamayanlara (sefere katılmadıkları için) bir günah yoktur. İyilik edenlerin (muhsinlerin) aleyhine bir yol (kınama) yoktur. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

Ayetin Detaylı Tefsiri

Tevbe Suresi’nin 91. ayeti, ilahi adaletin o muazzam şefkat ve merhametini yansıtan, İslam’da sorumluluğun (mükellefiyetin) güce göre belirlendiğini ilan eden bir rahmet fermanıdır. Bir önceki ayette, sapasağlam oldukları ve imkânları bulunduğu hâlde yalan söyleyerek savaştan kaçan Bedevilerin acı sonu anlatılmıştı. Allah Teâlâ, o sahtekârları ifşa ettikten hemen sonra, İslam ordusu sefere çıkarken arkalarından yaşlı gözlerle bakan, gerçekten gücü yetmediği için gidemeyen o masum ve mahzun yüreklere yönelir. Onların kalplerindeki o ezikliği ve üzüntüyü, bu eşsiz ayetle teselli eder.
Sorumluluktan Muaf Tutulan Üç Sınıf Sohbet üslubuyla bu rahmet kapısından içeri girelim: Ayet, savaştan (cihaddan) muaf tutulan ve evde kaldıkları için hiçbir günah yüklenmeyen üç özel grubu sayar. Birincisi “Ed-Duafâ” (Zayıflar): Bunlar yaşlılıktan beli bükülmüş pirifaniler, fiziksel olarak kılıç tutamayacak kadar kuvvetsiz olanlar veya kadınlar ve çocuklardır. İkincisi “El-Merdâ” (Hastalar ve Engelliler): Görme veya yürüme engelli olanlar (a’mâ, topal), ağır bedensel hastalığı bulunanlar ve savaş meydanının o sert şartlarına bedenen dayanamayacak olanlardır. Üçüncüsü ise “Ellezîne lâ yecidûne mâ yunfikûn” (Harcayacak bir şey bulamayan fakirler): Bunlar bedenen son derece sağlıklı, genç ve savaşmaya çok hevesli olmalarına rağmen, üzerine binecek bir atı, devesi, eline alacak bir kılıcı ve yol boyunca yiyecek bir lokma erzağı olmayan yoksul müminlerdir. Tebük gibi devasa bir çölde, binek olmadan yaya olarak yürümek imkânsızdır.
Kalbin Mührü: “Allah ve Resulüne Samimi Olmak” Allah Teâlâ, bu mazeretlerin geçerli olmasını tek ve sarsılmaz bir şarta bağlar: “İzâ nasahû lillâhi ve resûlih” (Allah’a ve Resulüne sadık/samimi kaldıkları takdirde). Arapçada “Nasihat” kelimesi, sadece öğüt vermek değil; içtenlik, sadakat, aldatmamak ve kalbini tamamen hakka bağlamak demektir. Yani bedensel olarak evde kalsalar bile, kalpleri orduyla beraber atmalı; İslam’ın zaferi için dua etmeli, geride kalanların moralini bozmamalı, münafıklar gibi fitne çıkarmamalıdırlar. Evde kalarak İslam toplumunun arka cephesini koruyan, dua ve sadakatiyle devlete destek olan bir engelli veya fakir, cephede kılıç sallayan mücahitle aynı safta kabul edilmiştir.
“Muhsinlere Kınama Yoktur” Ayetin finali, bu mahzun kalplere verilen o büyük manevi rütbeyle kapanır: “Mâ ale’l-muhsinîne min sebîl” (İyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur). Allah, bedensel veya maddi acizliğinden dolayı savaşa gidemeyen bu samimi müminlere sadece “mazeretlisiniz” demekle kalmaz; onları Kur’an’ın en yüce makamlarından biri olan “Muhsin” (iyilik eden, ihsan sahibi, işini en güzel yapan) sıfatıyla onurlandırır. Gerçekten gitmek isteyip de gidemeyen bir muhsinin üzerinden tüm kınama yolları ve günahlar kalkmış; Allah’ın engin bağışlayıcılığı (Gafûr) ve rahmeti (Rahîm) onların üzerine inmiştir.

İcma

İslam fıkıh, tefsir ve hadis âlimleri; “Körlerin, topalların, ağır hastaların, yaşlıların, bedensel ve zihinsel engellilerin, ayrıca savaşa gitmek için gerekli asgari teçhizatı ve bineği bulamayan fakirlerin üzerinden cihad (kıtal/savaş) farzının kesin olarak düştüğü; bu kişilerin kalplerinde İslam’a sadakat besledikleri ve samimi oldukları sürece savaşa katılanlarla aynı sevabı (niyetleri sebebiyle) alacakları” hususunda Ehl-i Sünnet vel Cemaat olarak mutlak icma (görüş birliği) etmişlerdir. Sorumluluk, kudret (güç yetirebilme) şartına bağlanmıştır.

Tevbe Suresi’nin 91. Ayeti Işığında Duası

“Allah’ım! Sen kullarına taşıyamayacakları yükü yüklemeyen, kalplerdeki samimiyeti (nasihati) en değerli ibadet sayan Rahmân ve Rahîm’sin. Bizleri, güç yetiremediği amellerden dolayı mahzun olan ama niyetinin saffetiyle senin katında ‘Muhsin’ mertebesine ulaşan sadık kullarından eyle. Rabbimiz! Bedenimize hastalık, cebimize darlık isabet ettiğinde kalbimizi nifaktan, dilimizi isyandan muhafaza eyle. Bizleri, İslam ordusuna ve hak davasına her hâlükârda sadık kalan, dualarıyla omuz veren ve senin engin merhametinle bağışlananlardan kıl. Amin.”

Tevbe Suresi’nin 91. Ayeti Işığında Hadisler

  • “Medine’de öyle adamlar bıraktınız ki, siz (Tebük yolunda) hangi vadiden geçerseniz geçin ve hangi yolu yürürseniz yürüyün, onlar sevapta sizinle beraberdirler. Çünkü onları ( Medine’de) hastalık ve imkânsızlık gibi mazeretler alıkoydu (kalpleri sizinleydi).” (Buhari, Megâzî).
  • “Ameller ancak niyetlere göredir ve herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan odur.” (Buhari, Müslim).
  • “Allah sizin bedenlerinize ve dış görünüşlerinize bakmaz, ancak kalplerinize (samimiyetinize) ve amellerinize bakar.” (Müslim).

Tevbe Suresi’nin 91. Ayeti Işığında Sünnet-i Seniyye

Peygamber Efendimiz (s.a.v), engelli veya mazeretli sahabelere karşı Sünnet-i Seniyye’nin o muazzam şefkatini ve değer verme ahlakını hayata geçirmiştir. Görme engelli (a’mâ) sahabe Abdullah bin Ümmü Mektûm (r.a.) cihada katılamadığı için çok üzülürdü. Peygamber Efendimiz (s.a.v), o savaşa gidemeyen mahzun sahabeyi, ordusuyla sefere çıktığı zamanlarda defalarca “Medine’de kendi yerine (Devlet Başkanı vekili olarak) vekil” bırakmış, ona namaz kıldırma ve şehri idare etme onurunu vermiştir. Sünnet-i Seniyye; engellileri ve zayıfları toplumun dışına itip onlara acımak değil, onların yapabilecekleri en güzel görevi bularak onları “Muhsinler” kervanına şerefle dâhil etmektir.

Ayetten Çıkarılacak Dersler ve Hikmetler

  • Niyetin Eyleme Dönüşmesi: İnsan bir iyiliği yapmaya gerçekten niyet eder ama fiziksel veya maddi engeller sebebiyle yapamazsa, Allah o samimi niyetin karşılığını, eylem yapılmış gibi tam sevap olarak verir.
  • Sadakat (Nasihat) Şartı: Evde oturmak her zaman nifak değildir. Münafık savaştan kaçtığı için evde otururken sevinir; samimi mümin ise gidemediği için evde otururken ağlar (Tevbe 92’deki Bekkâîn gibi). Fark, kalpteki sadakattedir.
  • Mükellefiyetin Sınırı: Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez (La yukellifullah). İslam, zorluk ve eziyet dini değil, güç nispetinde fıtrata uygun bir sorumluluk dinidir.
  • Muhsin Olmak: İyilik sadece savaş meydanında kılıç sallamak değildir; bazen bir tekerlekli sandalyede oturup ümmet için samimiyetle gözyaşı dökmek, dua etmek ve yalan söylememek de insanı “Muhsin” (iyiliğin zirvesindeki kişi) yapar.

Özet:

Savaşa gitmek için fiziksel gücü olmayan zayıfların ve hastaların (engellilerin) ile sefere çıkacak maddi imkânı (bineği/silahı) bulamayan fakirlerin; Allah ve Resulüne karşı samimi (sadık) kalmaları şartıyla geride kalmalarında hiçbir günah olmadığı ve bu iyilik ehli insanların kınanamayacağı bildirilmektedir.

İniş Tarihi ve Nüzul Ortamı:

Hicretin 9. yılında, Tebük Seferi’ne hazırlık sürecinde nazil olmuştur. Bir önceki ayette (90. ayette) yalan mazeretler üreterek savaştan kaçan Bedeviler sert bir dille uyarılmıştı. O uyarının hemen ardından; gerçekten gözleri görmeyen, ayakları tutmayan yaşlı sahabeler ile ordunun peşinden gitmek isteyip de bir deve dahi bulamadığı için boynu bükük kalan o dürüst fakirlerin kalplerindeki korkuyu (Acaba biz de kınanır mıyız endişesini) gidermek, onlara rahmet ve teselli sunmak için inmiştir.

Önceki ve Sonraki Ayetlerle Bağlantısı:

90. ayette mazeret uyduran yalancılar (münafıklar) kınanmıştı. 91. ayet, gerçek mazeret sahiplerini (hastalar, engelliler ve fakirleri) o kınamadan ayırdı ve onların “Muhsinler” olduğunu tescilledi. Hemen peşinden gelen 92. ayet ise bu “fakirlikten dolayı gidemeyenlerin” o eşsiz samimiyetini, tarih sayfalarına altın harflerle yazılan bir tabloyla (Bekkâîn / Ağlayanlar olayıyla) detaylandıracak ve: “Kendilerine binek sağlaman için sana geldiklerinde, ‘Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum’ dediğin zaman, harcayacak bir şey bulamamaktan dolayı üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de bir günah yoktur” diyerek o tertemiz gözyaşlarını Kur’an’da ölümsüzleştirecektir.

Sonuç:

Bedenin acizliği veya cüzdanın boşluğu, kalpteki samimiyet cevheriyle birleştiğinde; insanı kınananların zilletinden kurtarıp, “İyilik Edenler”in (Muhsinlerin) o yüce ve ebedi makamına taşır.

Sıkça Sorulan Sorular

1. Ayette sayılan “Duafâ” (Zayıflar) grubuna kimler girer?

Yaşlılık sebebiyle beden gücünü kaybetmiş pirifaniler, savaşın zorluklarına fiziksel olarak dayanamayacak yapıda olan çok zayıf kişiler, çocuklar ve (İslam hukukuna göre cihadda fiili kıtal yükümlülüğü bulunmayan) kadınlar bu gruba dâhil edilir.

2. “Merdâ” (Hastalar) kelimesi engellileri kapsar mı?

Evet, kapsar. Görme engelliler (a’mâ), yürüme engelliler (topal, felçli) ve geçici veya kalıcı ağır bedensel hastalığı olan tüm bireyler “Merdâ” kapsamındadır ve onlardan cihad (sıcak savaş) sorumluluğu tamamen kaldırılmıştır (Bkz. Fetih Suresi 17. Ayet).

3. “Harcayacak bir şey bulamayanlar” ifadesi neyi anlatır?

Bedenen çok güçlü ve cesur olmalarına, savaşa gitmeyi çok istemelerine rağmen; o dönemde orduya katılmak için mecburi olan bineği (atı/devesi), kılıcı ve yol boyunca yetecek erzağı satın alacak hiçbir maddi imkânı (parası) olmayan yoksul müminleri anlatır.

4. Evde kalmalarının tek şartı olan “Allah ve Resulüne sadık/samimi kalmak” (Nasihat) ne demektir?

Arapçada “Nusuh/Nasihat”, kalbi her türlü hileden ve nifaktan arındırıp tam bir sadakatle bağlanmak demektir. Yani bedenen evde kalsalar bile; ruhen İslam ordusuyla beraber olmak, casusluk yapmamak, devlet aleyhine fitne çıkarmamak ve mücahitler için sürekli dua ederek arka cepheyi sağlam tutmaktır.

5. Engelli veya fakir bir mümin, savaşa katılan mücahit ile aynı sevabı alabilir mi?

Evet. Peygamber Efendimiz (s.a.v) açıkça belirtmiştir ki; geçerli bir mazereti sebebiyle sefere çıkamayan ama kalbi gidenlerle beraber olan (samimi) her mümin, dağları tepeleri aşan orduyla birlikte aynı sevabı kazanır. Çünkü Allah, eylemin kalıbına değil, niyetin ihlasına bakar.

6. Ayette geçen “Muhsinler” kelimesi neden kullanılmıştır?

Muhsin; işini ihsanla, en güzel şekilde, samimiyetle yapan kişidir. Allah bu kelimeyi kullanarak engelli ve fakir sahabelere şunu mesaj vermiştir: “Siz eksik değilsiniz, siz noksan değilsiniz; kalbinizdeki o saf niyet ve sadakat sayesinde sizler, iyiliğin zirvesindeki (Muhsin) insanlarsınız.”

7. Bu ayet nifakla (münafıklarla) gerçek imanı nasıl ayırmıştır?

Münafık gücü olduğu hâlde yalan söyleyerek savaştan kaçar ve buna “sevinir”. Gerçek mümin ise gücü olmadığı için gidemez ama buna yürekten “üzülür” (sadakat gösterir). İki grup da zahiren evde oturmuştur ama Allah onların kalplerindeki niyet farkına göre birine azap, diğerine rahmet vaat etmiştir.

8. Dinimizde engellilere yüklenen sorumlulukların (mükellefiyetin) ölçüsü nedir?

İslam hukukunun temel kuralı şudur: “Zorluk, kolaylaştırmayı gerektirir.” Engelli bireyler, engel türlerine göre yapamayacakları ibadetlerden (örneğin yürüme engelliler savaştan, görme engelliler görmeye dayalı şahitlikten vb.) muaf tutulurlar ve bundan dolayı hiçbir günah veya eksiklik hissetmezler.

9. Maddi imkânı olmayanların cihada katılamaması günümüzde nasıl anlaşılmalıdır?

Bugün modern devletlerde orduların teçhizatı devlet hazinesinden karşılanır. Ancak bireysel olarak ekonomik destek, bağış veya ilmi çalışmalar (eğitim cihadı) söz konusu olduğunda, parası olmadığı için vakıflara veya hayır kurumlarına maddi destek veremeyen samimi yoksullar kınanamaz; kalplerindeki dua onlara yeterlidir.

10. Görme engelli sahabe Abdullah bin Ümmü Mektûm bu ayetin neresindedir?

O, “El-Merdâ” (engelliler/hastalar) grubunun en güzel örneğidir. O kadar ihlaslıydı ki, savaşa gidememenin hüznünü yaşarken, Peygamberimiz onu Medine’de kendi yerine defalarca “vekil” bırakarak onu “Muhsinler”in başköşesine oturtmuştur. (Sonradan Kadisiye savaşında ordunun sancağını tutarak şehit olmuştur).

11. “İyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur” ne anlama gelir?

“Min sebîl”, İslam fıkhında “aleyhte hukuki veya cezai bir yol, kınama, günah yazma” demektir. Yani niyetinde samimi olan ve gücünün yettiği kadarıyla İslam’a destek (iyilik) veren bir kişiyi ne devlet cezalandırabilir ne de Allah ahirette hesaba çeker. Onların dosyası tertemizdir.

12. Bu ayetten çıkarılması gereken en büyük şahsi ahlaki ders nedir?

İnsan, hayatta elinde olmayan sebeplerle (hastalık, engellilik, iflas) bazı hayırları ve ibadetleri yapmaktan mahrum kalabilir. Önemli olan “Neden yapamadım?” diye isyan etmek değil; kalbi Allah’a sadık tutarak, yapılamayan o amelin sevabını “samimi bir niyetle” kazanmaya talip olmaktır.

ALPER

"İslam Bilimleri ve Tefsir araştırmacısı olan Alper, Kur'anî kavramlar ve Hadis ilmi üzerine derinlemesine çalışmalar yürütmektedir. Akademik perspektifi manevi derinlikle harmanlayarak okuyucularına rehberlik etmeyi amaçlar."

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu