Kur'an-ı KerimTevbe Suresi Ayetleri

Bedeviler Savaştan Kaçmak İçin Hangi Bahaneleri Uydurdular?

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ nebiyyinâ Muhammedini'n-nebiyyi'il-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim

Allah ve Resulüne Yalan Söyleyenler: Bedeviler Savaştan Kaçmak İçin Hangi Bahaneleri Uydurdular?

Kur’an-ı Kerim Tevbe Suresi 90. Ayeti

Türkçe Okunuşu: Ve câel muazzirûne minel a’râbi li yu’zene lehum ve kaadellezîne kezebûllâhe ve resûlehu, se yusîbullezîne keferû minhum azâbun elîm(elîmun).
1.) Ayetin Arapça Metni: وَجَٓاءَ الْمُعَذِّرُونَ مِنَ الْاَعْرَابِ لِيُؤْذَنَ لَهُمْ وَقَعَدَ الَّذ۪ينَ كَذَبُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ سَيُص۪يبُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
2.) Ayetin Türkçe Meali (Elmalılı Hamdi Yazır): “Bedevîlerden (göçebe Araplardan) mazeret uyduranlar, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah’a ve Resulüne yalan söyleyenler de (hiçbir mazeret bildirmeksizin) oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara elem verici bir azap isabet edecektir.”

Ayetin Detaylı Tefsiri

Tevbe Suresi’nin 90. ayeti, İslam davasının en çetin imtihanlarından biri olan Tebük Seferi arefesinde, nifak (ikiyüzlülük) hastalığının sadece Medine’nin içindeki şehirli nüfusla sınırlı kalmadığını; çölde yaşayan, medeniyetten ve vahyin terbiyesinden uzak kalmış göçebe Bedeviler (A’râb) arasında da nasıl yayıldığını resmeden eşsiz bir sosyolojik tahlildir. Önceki ayetlerde, mallarıyla ve canlarıyla cihad edip ebedi cenneti kazanan müminlerin o asil destanı anlatılmıştı. Bu ayet ise, o aydınlık tablonun tam karşısına, kendi yalanlarının karanlığında boğulan iki farklı nifak grubunu koymaktadır.
Birinci Grup: Mazeret Uyduran Bedeviler (El-Mu’azzirûn) Sohbet üslubuyla o sıcak günlere gidelim: Peygamber Efendimiz (s.a.v) genel seferberlik (Nefîr-i Âm) ilan ettiğinde, Medine’nin etrafında yaşayan Esed ve Gatafan gibi göçebe kabilelerden (Bedevilerden) bazı adamlar Peygamberimizin huzuruna geldiler. Ayet onları “El-Mu’azzirûn” olarak nitelendirir. Arapçada bu kelime, “gerçekte hiçbir haklı mazereti olmadığı hâlde, kendini zorlayarak uyduruk bahaneler üretenler, mazeret uydurmaya çabalayanlar” demektir.
Peki neydi bu uydurdukları bahaneler? Karşılarına geçip, “Ey Allah’ın Elçisi! Bizim çöllerde sürülerimiz var, onlara bakacak kimsemiz yok. Çoluk çocuğumuz aç kalır. Üstelik havalar çok sıcak, bizim bu uzun yola dayanacak gücümüz, binecek devemiz yok” diyerek kendilerini acındırdılar ve savaştan geri kalmak için izin istediler. Oysa gerçek niyetleri, Bizans gibi devasa bir ordu karşısında ölmekten korkmaları ve kalplerinde İslam davasına karşı zerre kadar bir aidiyet hissetmemeleriydi. Onlar bedenen peygamberin huzurundaydılar ama kalben çoktan saf değiştirmişlerdi.
İkinci Grup: Hiç Gelmeden Oturup Kalanlar Ayetin devamı, nifakın daha da küstahlaşmış ve pervasızlaşmış ikinci bir grubunu ifşa eder: “Ve kaadellezîne kezebûllâhe ve resûlehu” (Allah’a ve Resulüne yalan söyleyenler de oturup kaldılar). İlk grup en azından bir utanç veya dünyevi korkuyla gelip izin isteme zahmetinde bulunmuştu. Bu ikinci grup ise, -ki bunların hem Medine içindeki münafıklar hem de çöldeki bazı kibirli Bedeviler olduğu rivayet edilir- Peygamberin çağrısını tamamen hiçe saydılar. Ne geldiler, ne izin istediler, ne de bir mazeret bildirdiler. İman ettiklerini iddia etmişlerdi ama emir gelince “Allah’a ve Resulüne yalan söyledikleri” anlaşıldı ve öylece evlerinde, çadırlarında oturdular. Bu, devlete ve hakikate karşı açık bir başkaldırı (isyan) hâliydi.
Kâfirlere Vaat Edilen Elem Verici Azap Allah Teâlâ, ayetin finalinde bu sahtekârlıkların faturasını keser: “Se yusîbullezîne keferû minhum azâbun elîm” (Onlardan kâfir olanlara elem verici bir azap isabet edecektir). Ayetteki “minhum” (onlardan) ifadesi çok incedir. Çölde yaşayıp da savaşa gelmeyenlerin hepsi kâfir veya münafık değildi; içlerinde gerçekten mazereti olan, fakirlikten veya hastalıktan dolayı gelemeyen masumlar da vardı. Ancak yalan yere mazeret uyduranlar ve kibri yüzünden çağrıya kulak tıkayanlar, bu eylemleriyle kalplerindeki küfrü (inkârı) dışa vurmuş oldular. Dünyada yalanlarıyla ölümden kurtulduklarını, mallarını sağlama aldıklarını zannettiler; oysa ahirette onları bekleyen azap, o kaçtıkları çöl sıcağından binlerce kat daha yakıcı ve elem verici olacaktır.

İcma

İslam fıkıh ve tefsir âlimleri; “İslam devlet başkanı (veya meşru otorite) tarafından genel seferberlik (cihad) ilan edildiğinde, kişinin geçerli (şer’î) bir mazereti olmaksızın yalan beyanlarla bu görevden kaçmasının büyük günahlardan olduğu; bu görevi kasten, alay ederek veya Allah’ın emrini yalanlayarak terk etmenin ise kişiyi dinden çıkarıp küfre düşürdüğü” hususunda mutlak icma (görüş birliği) etmişlerdir. Ayette geçen “kâfir olanlara azap vardır” ifadesi, yalanın ve emre itaatsizliğin itikadi boyuta ulaştığı noktayı ehl-i sünnet icmasıyla sabitlemiştir.

Tevbe Suresi’nin 90. Ayeti Işığında Duası

“Allah’ım! Sen kalplerin derinliklerindeki asıl niyetleri bilen, uydurulan bahanelerin ve söylenen yalanların arkasındaki gerçeği hakkıyla gören yegâne Rabbimizsin. Bizleri, senin yolunda hizmet etmekten kaçmak için sahte mazeretler üretenlerden, sana ve peygamberine yalan söyleyerek kendi sonunu hazırlayanlardan eyleme. Rabbimiz! Bize, senin emirlerin karşısında dünyevi korkuları ve menfaatleri bir kenara bırakıp ‘İşittik ve itaat ettik’ diyen sadıkların duruşunu lütfet. Bizi, elem verici azaba uğrayan nankör kâfirlerin zilletinden muhafaza eyle. Amin.”

Tevbe Suresi’nin 90. Ayeti Işığında Hadisler

  • “Kişi yalan söylemeye ve yalanı araştırmaya (mazeretler uydurmaya) devam ederse, nihayet Allah katında ‘Kezzâb’ (çok yalancı/münafık) olarak yazılır.” (Buhari, Müslim).
  • “Münafığın alameti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder.” (Buhari, Müslim).
  • “Allah yolunda cihad etmeden veya içinden cihad etme niyetini geçirmeden ölen kimse, nifaktan bir şube (parça) üzerine ölmüş olur.” (Müslim).

Tevbe Suresi’nin 90. Ayeti Işığında Sünnet-i Seniyye

Peygamber Efendimiz (s.a.v), Bedeviler gelip kendisine bu yalan mazeretleri sunduklarında, Sünnet-i Seniyye’nin o engin vakarı ve hukuki şeffaflığıyla hareket etmiştir. Efendimiz (s.a.v), onların yalan söylediklerini vahiyle ve ferasetiyle hissetmesine rağmen, onların iç dünyasını deşmemiş, zahirdeki beyanlarını esas alarak onlara “Peki, gidin oturun” diyerek izin vermiştir. Onları yaka paça orduya katıp zorla savaştırmamış, İslam ordusunun kalitesini bu isteksiz ve korkak unsurlarla bozmamıştır. Sünnet-i Seniyye; insanların gizli niyetlerinin hesabını Allah’a bırakmak, devletin ve davanın onurunu korumak adına korkakların saflara katılmasına tenezzül etmemektir.

Ayetten Çıkarılacak Dersler ve Hikmetler

  • Yalanın Yıkıcılığı: İnsanları kandırmak için uydurulan mazeretler, dünyada işe yarasa da Allah katında “yalan söylemek” (kezebûllâhe) olarak tescillenir. Allah’a yalan söyleyenin ahirette hiçbir tutanağı kalmaz.
  • Tutum Farklılıkları: Nifak tek tip değildir. Kimi gelip yalanla izin ister, kimi ise o kadar kibirlidir ki gelmeye tenezzül bile etmez. İkisi de aynı azap çukurunda buluşur.
  • Bedevilik Psikolojisi: Medeniyetten, ilimden ve vahyin merkezinden (Medine’den) uzak yaşamak, insanı ahlaki zaaflara, kabalığa ve menfaatperestliğe daha açık hâle getirir. İslam, insanın kalbini çölleşmekten kurtaran bir medeniyet inşasıdır.
  • Hakikatin Maskesi Düşürmesi: Cihad gibi canın ortaya konduğu kriz anları, “Ben Müslümanım” diyen dillerin gerçekten iman edip etmediğini test eden en büyük ilahi filtredir.

Özet:

Tebük Seferi arefesinde kırsalda yaşayan bazı Bedevilerin savaştan kaçmak için yalan yere mazeretler uydurarak Peygamberden izin istedikleri; diğer bir grubun ise hiç gelmeyerek Allah ve Resulüne karşı yalan söyleyip evlerinde oturdukları ve bu inkârcıları elem verici bir azabın beklediği bildirilmektedir.

İniş Tarihi ve Nüzul Ortamı:

Hicretin 9. yılında, Tebük Seferi’ne çıkılmak üzereyken nazil olmuştur. Şehirdeki münafıkların yanı sıra, Medine civarındaki çöllerde yaşayan Gatafan ve Esed kabilelerine mensup bazı Bedevi Arapların (A’râb), yakıcı sıcağı ve sürülerini bahane edip yalan söyleyerek orduya katılmaktan kaçınmaları üzerine; onların bu ikiyüzlü ve isyankâr tavırlarını tüm çıplaklığıyla ifşa etmek için inmiştir.

Önceki ve Sonraki Ayetlerle Bağlantısı:

88. ve 89. ayetlerde canlarıyla ve mallarıyla cihad edip altından ırmaklar akan cennetleri kazanan o yiğit müminlerin destanı anlatılmıştı. 90. ayet, bu aydınlık sahneden tekrar o günkü toplumun karanlık yüzüne (Bedevi münafıklara) odaklanarak zıtlıkları (iman ile nifakı) mukayese etmemizi sağladı. Hemen peşinden gelen 91. ayet ise bu yalan mazeretlerin tam aksine, savaşa gitmemekte “gerçek ve haklı” mazereti olanları açıklayacak ve: “Allah ve Resulüne sadık kalmak şartıyla; zayıflara, hastalara ve (savaşta) harcayacak bir şey bulamayanlara (sefere katılmadıkları için) bir günah yoktur…” diyerek ilahi adaletin merhamet yüzünü gösterecektir.

Sonuç:

Allah’ın davasından kaçmak için mazeret üreten diller, ahirette hakikatin o yakıcı ateşi karşısında savunmasız kalarak kendi yalanlarında boğulacaklardır.

Sıkça Sorulan Sorular

1. Ayette geçen “A’râb” (Bedeviler) kimlerdir?

A’râb; şehir hayatından uzak, çöllerde göçebe olarak yaşayan, genellikle hayvancılıkla geçinen, medeniyetin ve dini eğitimin uzağında kaldıkları için kaba, inatçı ve menfaatlerine düşkün olan Arap kabilelerini ifade eder.

2. “El-Mu’azzirûn” kelimesinin anlamı nedir?

Geçerli ve gerçek bir mazereti olmadığı hâlde, kendini zorlayarak sahte bahaneler üreten, yalan yere mazeret uyduran kimseler demektir.

3. Bedeviler savaştan kaçmak için hangi mazeretleri öne sürdüler?

Genellikle “Geride bırakacağımız çoluk çocuğumuza kim bakacak?”, “Sürülerimiz telef olur”, “Bizim binek hayvanımız (devemiz) ve savaşacak teçhizatımız yok” veya “Hava çok sıcak, biz dayanamayız” gibi zahiren mantıklı görünen ama özünde ölüm korkusundan kaynaklanan yalan bahaneler uydurmuşlardır.

4. Hiç izin istemeye gelmeyip “oturup kalanlar” kimlerdir?

Tefsirlere göre bunlar; münafıklıkları ve küfürleri çok daha katı olan, devlet otoritesini ve Peygamber’in çağrısını tamamen hiçe sayacak kadar kibirli olan bazı Bedevi kabile mensupları ile Medine içindeki inatçı münafıklardır.

5. Ayette neden “Allah’a ve Resulüne yalan söylediler” ifadesi kullanılmıştır?

Çünkü onlar zahiren İslam’ı kabul ettiklerini ve Müslüman olduklarını beyan etmişlerdi. Ancak cihad emri gelince kaçmaları, onların geçmişteki o “iman ettik” sözlerinin tamamen yalan olduğunu ortaya çıkarmıştır.

6. “Kâfir olanlara elem verici azap vardır” ifadesi neyi anlatır?

Çölde yaşayıp savaşa gelmeyen herkes münafık veya kâfir değildi. Gerçekten hasta, yaşlı veya fakir olan masumlar da vardı. Allah, azabın mazeretli masumlara değil; yalan mazeret uyduran, dinle alay eden ve kalbinde inkâr barındıran kâfirlere (münafıklara) isabet edeceğini belirterek adaleti tesis etmiştir.

7. Peygamberimiz bu yalan söyleyen Bedevilere ceza verdi mi?

Hayır, dünyevi bir ceza (hapis veya infaz) vermedi. İslam hukuku kişilerin zahiri (dışsal) beyanlarına göre işler. Onlar “mazeretimiz var” dedikleri için Peygamberimiz onlara izin vermiş, ancak kalplerindeki yalanın hesabını ve cezasını (elem verici azabı) ahirete, yani Allah’a bırakmıştır.

8. Bir Müslümanın dini bir sorumluluktan kaçmak için mazeret uydurmasının hükmü nedir?

Dini bir vecibeyi (namaz, oruç, infak veya cihad gibi) terk etmek için yalan söylemek ve sahte mazeretler üretmek kişiyi nifaka (ikiyüzlülüğe) sürükleyen büyük bir günahtır. İmanın şeffaflığıyla uyuşmaz.

9. Bedevilerin bu tavrı ile zengin münafıkların (Önceki ayetlerdeki Ulû’t-Tavl) tavrı benzeşiyor mu?

Evet, her ikisi de aynı korkaklıktan beslenir. Zengin münafıklar mallarını kaybetmekten korkarken, Bedeviler sürülerini ve bedeni rahatlarını kaybetmekten korkmuşlardır. Her ikisi de Allah’ın vaadine değil, dünyaya güvenmiştir.

10. Bu ayet kırsal kesimde yaşayan herkesi mi kötüler?

Kesinlikle hayır. Kur’an, coğrafyayı değil “zihniyeti ve ahlakı” kınar. Nitekim Tevbe Suresi 99. ayette “Bedevilerden öylesi de vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe inanır, harcadığını Allah katında yakınlıklara vesile sayar” diyerek samimi Bedevileri över.

11. Yalan mazeret üretmek psikolojik olarak insana ne yapar?

Kişiyi zamanla kendi yalanına inandırır. Vicdanını rahatlatmak için uydurduğu bahaneler, bir süre sonra onun fıtratını bozar ve hakikatle bağını tamamen kopararak kalbini mühürler.

12. Günümüzde bu ayetin sosyolojik yansıması nasıl görülür?

İslam’a veya topluma hizmet edilmesi gereken zorlu zamanlarda; “İşim var, zamanım yok, durumum müsait değil” gibi bahanelerin arkasına saklanıp lüks ve rahatından taviz vermeyen herkes, bu ayetteki “uyduruk mazeretler sunanların” modern çağdaki karşılığıdır.

ALPER

"İslam Bilimleri ve Tefsir araştırmacısı olan Alper, Kur'anî kavramlar ve Hadis ilmi üzerine derinlemesine çalışmalar yürütmektedir. Akademik perspektifi manevi derinlikle harmanlayarak okuyucularına rehberlik etmeyi amaçlar."

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu